Atatürk Üniversitesi, kuruluşunun 60.yılına yeni rektörü ve yönetimiyle girecek. Görev süresi Haziran 2016’da sona erecek Prof.Dr. Hikmet Koçak’ın koltuğu için şimdilik bildiğim kadarıyla 23 kişinin adı geçiyor. Kuşkusuz bu sayı, kulis çalışmalarının ardından azalacak yahut yeni isimler eklenecek.
 
Rektör adaylığı için üniversite içinde ve dışında kulis çalışmaları ısınmaya başlamışken “üniversite, şehir, öğretim üyesi, yönetim” gibi konuları biraz da medeniyetimizle ve şehrimizle ilişkilendirerek irdelemek arzusundayım. Düşünce ve tespitlerimiz aklında rektör adaylığı bulunan hocaların, adaylık kararlarını gözden geçirmesine katkı sağlayabilir.
 
Öncelikle şu “rektör”, “dekan” kavramlarını tartışmalıyız:
Türkiye’de üniversite reformu Darülfünun’un kapatılıp İstanbul Üniversitesi açılmasıyla başlamıştır. Başlangıç 1 Ağustos 1933 tarihinde İsviçreli Prof. Albert Malche’nin hazırladığı rapor doğrultusunda olmuştur. Yapılan üniversite reformuyla üniversitenin başındaki kişiye “papaz” anlamına gelen “rector”, fakültelerin başındaki kişiye de “mahalle papazı” anlamına gelen “decan” denmiştir. Özellikle Anglikan ve Katolik kiliselerinin bazılarında rektörlerin olduğu bilinmektedir.
 
Nazi Almanya’sından kaçıp Türkiye’ye gelen Yahudi bilim adamları üniversitelerimizin kurumsallaşmasına ciddi katkı sunarken, ders veren anlamındaki “müderris”, “şeyhü’l müderrisin” kelimelerinin yerine Hıristiyanlıktan alınan kelimeler ikâme edilmiştir. Üniversitelerimizi yöneteni hocaların bir din adamı ismiyle -üstelik Hıristiyanlık’tan alınan- isimlendirilmesi bu zamana kadar pek de kimseyi rahatsız etmemiş gözüküyor. Bilhassa laik ve Kemalist kesimlerde bu durumun rahatsızlık vermemesi ne kadar çelişkili bir durum!
 
Dönemin Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip’in, 6 Temmuz 1933’te göçmen bilim adamlarıyla imzalanan anlaşma sırasında söylediği sözler, üniversite reformunun “kurumsal ve kavramsal” neticeleri hakkında bize bir fikir vermektedir:
 
“500 yıl önce İstanbul’u aldığımızda, Bizans’ın önde gelen bilim adamları ve sanatçıları ülkeyi terk ettiler. Bunlardan birçoğu İtalya’ya gitti ve orada Rönesans’ı başlattı. Şimdi Avrupa’nın aldıklarını bize geri vermesinin zamanı gelmiştir. Vatanımıza yenilikleri getirmenizi, böylelikle çağdaş düzene ayak uydurmamızı sağlamanızı ve yeni nesile çağdaş bilimde ilerleme yolunu göstermenizi umuyor, milletçe teşekkür ve saygılarımızı sunuyoruz” (Hirsch, E. Anılarım Kayzer Dönemi Weimar Cumhuriyeti Atatürk Ülkesi, Tübitak Popüler Bilim Kitapları: 45, 2005, Ankara.).
 
Bu nasıl iş peki?
Hıristiyanlıktan kelimeler alınırken rahatsızlık duyma, itiraz etme.. Herkes halden memnun olsun; lâkin daha Beştepe’de içinde cami, kütüphane gibi önemli inanç ve kültür merkezlerinin olduğu yere “Külliye” denmesi Beyaz Türkleri rahatsız eylesin. Niyeymiş efendim, Türke ait kelime kullanıldı diye.
Osmanlıyı hatırlatıyor, Türkü hatırlatıyor diye…  Türkü hatırlatan her şey İslam’ı hatırlatıyormuş! Bak hele!
 
Madem milli olacağız. Madem yerli olacağız. Gelin “cami, okul, aşevi, kütüphane, hastane” gibi birçok yapının yer aldığı yapılar topluluğu anlamına gelen “külliye” kelimesini üniversite kampüsü için de kullanalım. Gerçi kampüs yerine “yerleşke” denendi; ama pek tutmadı. Hem “külliye” kelimesi hiçbir dinin terminolojisinde yok; amma tarih boyunca muhteşem medeniyetler kurmuş kadim kültürümüzde var
 
1930’ların ulusal ve uluslararası konjonktüründe yapılanları bir noktaya kadar anlayabiliriz. Lâkin madem milli olacağız ve de yerli, gelin üniversitelerimizi yöneten hocalarımızın üzerinden şu Hıristiyanlık mekteplerinden kalma dinsel kelimeleri atalım. Sadece rektörü, dekanı değil, gelin kampüsü de çıkarıp atalım. Kurtulalım şu eziklikten, zihin dünyamızdaki müstemleke izlerinden. Rektör ve dekan yerine zengin Türkçemizde elbet güzel kelimeler buluruz.
 
“Üniversite” kelimesine pek itirazım yok.
Mutaassıp değilim hani…
 
Çünkü üniversite 13.yy’da Paris’te Oxford ve Cambridge'de öğrenci ve öğretim üyelerinin haklarını korumak üzere kurulan loncalara verilen ad. Daha eskisi, Yunan felsefesinin meşhur isimleri Aristoteles), Platon ve onların akıl hocaları Sokrates döneminde Universitas; “ Hiçbir politik ve dini baskı unsuru olmaksızın, öğrencileri ile felsefi tartışma yarattıkları ortamdan esinlenerek günümüze kadar evrensel ölçekte bağımsız ve tüzel kişiliğe sahip kurumlar ” olarak tanımlanmıştır. Yani üniversiteler, felsefi tartışma ortamında, akıl sürecini duygusal sürecin önüne alarak kişilerin olayları görerek ve tartışarak farkına varmasını sağlayan bilimsel ortamlardır.
 
Peki, soruyorum akıl sürecini duygusal sürecin önüne alan bir kurumda “mektep papazı”, “mahalle papazı” anlamlarını taşıyan kelimelerin ne işi olur?